Av. Cihat Demirbağ Hukuk ve Arabuluculuk Ofisi | İstanbul

Menü

İletişime Geçin

Blog Yazıları

UNUTKANLIK ENKAZI – 6 ŞUBAT DEPREMİNİN BİTMEYEN MUHASEBESİ

Av. Cihat Demirbağ Yazar: Av. Cihat Demirbağ
|
Paylaş:
6 Şubat Depreminin 3. Yılında Hafızamızı Tazeleyelim

 

6 Şubat depreminin üzerinden 36 ay geçti. Yaklaşık 1.100 gündür bu ülkede on binlerce insan için “hayat”, konteyner kapılarının gıcırdayarak açılıp kapanmasından ibaret hâle gelmiş durumda. Resmî verilere göre 360 bini aşkın yurttaş hâlâ geçici barınma alanlarında yaşam mücadelesi veriyor. Davalar ağır aksak ilerliyor, sorumlular ise hâlâ sis perdesinin arkasında duruyor. Buna karşılık iktidarın siyasi zirvesinden yükselen ve her fırsatta tekrar edilen özet cümle ise son derece net: “Şehirleri yeniden imar ettik, sözümüzü tuttuk.”

Oysa gerçeklik, bu cümlenin yarattığı görüntünün çok ötesinde, onun gölgesinde kalan ve giderek daha da kararan bir yerde duruyor. Deprem için toplanan vergilerin, afet sonrasında kalıcı çözümler üretmek yerine, yıllardır sürdürülen ekonomik savurganlığın ve borç sarmalının geçici bir yaması hâline getirildiği artık gizli bir bilgi değildir. Devlet mali açıdan her geçen gün daha fazla zorlandıkça, televizyon ekranlarında “yardım seferberliği” söylemleri yüceltildi. Bunun hemen ardından ise depreme yüksek tutarlarda bağış yapan şirketler için vergi afları devreye sokuldu. Böylece kamunun yarası, bir kez daha kamu aleyhine olacak şekilde sarılmış oldu.

Depremin üçüncü yılına gelindiğinde ise yeni bir perde açıldı. Boğaziçi Köprüsü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ve en az dokuz ücretli otoyolun işletme hakkının devri için çalışmaların başlatıldığı, Bloomberg kaynaklı haberlerle kamuoyuna yansıdı. Bu sürecin yürütülmesi için uluslararası bir mali danışmanlık grubunun görevlendirildiği bilgisi de paylaşıldı.

Bu noktada temel bir gerçeği hatırlatmak gerekir: Bu köprüler ve otoyollar halkın vergileriyle inşa edilmiştir. Kamu mülkiyetinde kalmaları bir tercihten ibaret değildir; bu durum anayasal mantığın ve kamusal sorumluluğun doğal bir sonucudur. Ülkenin ekonomik açıdan bu denli kırılgan olduğu bir dönemde, stratejik altyapı unsurlarının özel ve hatta potansiyel olarak yabancı sermayeye devredilmesi, yalnızca ekonomik bir karar olarak değerlendirilemez; bu durum aynı zamanda doğrudan bir security ve egemenlik sorunu niteliği taşır.

Sorun bir köprü değildir. Sorun bir havaalanı da değildir. Sorun bir otoyol da değildir. Asıl sorun, neredeyse her projede tekrar eden ve artık olağanlaşmış hâle gelen devasa sapma alışkanlığıdır. Bu sapmalar, yüzde 1–2 gibi kabul edilebilir mühendislik ya da planlama hataları değildir. Yüzde 3–5 gibi oranlarla da açıklanamaz. Bazı projelerdeki sapma oranları, bizzat projenin varlık nedenini anlamsız kılacak boyutlara ulaşmıştır.

Somut bir örnek vermek gerekirse: Zafer Havalimanı. 2025 yılı için bu havalimanında 1.317.733 giden yolcu garantisi verilmiştir. Buna karşılık, gerçekleşen yolcu sayısı yalnızca 38.727 olmuştur. Bu fark nedeniyle, yalnızca tek bir yıl için 6.747.196 avro tutarında garanti ödemesi doğmuştur. Sözleşme süresinin sonuna, yani 2044 yılına kadar öngörülen toplam garanti ödemesi ise yaklaşık 208 milyon avrodur. Gerçekleşme oranı yalnızca yüzde 2,94’tür.

Bu tablo şu anlama gelmektedir: Yanılma payı yüzde 97,06’dır. Eğer sapma oranı yüzde 2,94 olsaydı, bu durum bir planlama hatası olarak tartışılabilirdi. Ancak burada yaşanan şey, öngörünün neredeyse tamamen çöktüğünü gösteren bir tabloyu ifade etmektedir. Üstelik bu durum tekil bir örnek değildir; aksine sistematik bir yapının ürünüdür. AKP tarafından yönetilen devlet, yolcu gelmese de araç geçmese de, işletmeci firmalara döviz bazlı ödemeleri garanti altına almıştır. Sayıştay’ın DHMİ’ye ilişkin 2023 raporuna dayanan haberlere göre, yalnızca yolcu garantilerinin tutmaması nedeniyle şirketlere 393 milyon TL’yi aşkın ödeme yapılmıştır. Bu tutarın 174 milyon TL’si Ankara Esenboğa Havalimanı’na, 218 milyon TL’si ise Zafer Havalimanı’na aktarılmıştır.

Deprem vergileri savurganca harcanırken, kamu varlıkları elden çıkarılırken, deprem bölgesinde hayat hâlâ normale dönebilmiş değildir. Kalıcı konutların tamamlanmadığı pek çok yerde barınma, sağlık, istihdam ve eğitim sorunları devam etmektedir. Kentlerin önemli bir bölümü hâlâ “yarı enkaz” hâlindedir. Peki bütün bunları neden tekrar tekrar hatırlatmak gerekiyor? Çünkü bu ülkede en büyük afet, unutkanlıktır.

Çadırların satıldığını unutmayın. Kızılay inkâr etse de, AHBAP’ın Kızılay’dan depremzedeler için çadır satın aldığını doğrulaması, bu ülkenin kolektif hafızasına kazınmış büyük bir utanç olarak durmaktadır. “Barınma yardımı satılamaz” cümlesi bir slogandan ibaret değildir; bu, toplumsal vicdandan yükselen bir çığlıktır. Resmî açıklamalar ne söylerse söylesin, depremzedelere yardım için askerlerin sahaya çıkarılmasının, iktidar mensuplarının daha önce yaptıkları hatalardan duydukları kaygı nedeniyle iki gün geciktirildiği gerçeği ortadadır. Türk Silahlı Kuvvetleri bu iddiaları yalanlamış olsa da, olay yerindeki yetersizlikler herkesin gözünün önünde, çuvala sığmayan bir mızrak gibi durmaktadır.

İletişim vergisi ödediğiniz kurumların, gerekli altyapıyı kurmamış olmaları nedeniyle deprem anında hatların çöktüğünü unutmayın. Yardım çağrılarını sosyal medya üzerinden duyurmaya çalışan insanların seslerinin “sahte ihbar” gerekçesiyle bastırıldığını unutmayın. Twitter’a erişimin kısıtlanması yalnızca bir iddia değildir; NetBlocks gibi uluslararası ağ ölçüm kuruluşları tarafından da doğrulanmıştır. Sonrasında bant daraltma uygulamasına ilişkin BTK’ya yapılan bilgi edinme başvuruları ve açılan davalarda, BTK’nın bu işlemleri hukuken gerekçelendiremediği ve uygulamanın hukuka aykırı bulunduğu ortaya çıkmıştır. AKP iktidarında eleştiri, insan hayatından daha tehlikeli görülmektedir. Deprem gibi bir tabiat olayı karşısında Allah’a isyan edebilirsiniz; ancak hükümete asla. Verilmek istenen mesaj tam olarak budur.

Dünyaya bakın. 30 Temmuz 2025’te Rusya’da Kamçatka Yarımadası açıklarında meydana gelen 8,8 büyüklüğündeki sarsıntı, dünyada kaydedilmiş en güçlü depremler arasında yer almasına rağmen, resmî kaynaklara göre yalnızca bir kişi dolaylı olarak hayatını kaybetmiş, 25 kişi yaralanmıştır. 1960 Valdivia Depremi, insanlık tarihinin ölçülmüş en büyük depremi olup 9,5 büyüklüğündedir ve can kaybı yaklaşık 1.600 kişiyle sınırlı kalmıştır. 2010 Maule Depremi 8,8 büyüklüğündedir ve 525 kişi yaşamını yitirmiştir. 2012 Sumatra Depremi ise 8,6 büyüklüğünde olmasına rağmen can kaybı 10’dan azdır.

Bu depremlerden herhangi birinin Türkiye’de meydana gelmesi hâlinde, insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden biri yaşanırdı. Çünkü cehalet, umursamazlık, denetimsizlik, kayırmacılık, rüşvet, imar rantı, plansızlık, liyakatsizlik, utanmazlık, arsızlık, yolsuzluk, hırsızlık ve yağmacılık gibi alışkanlıklar; ders çıkarmanın, tedbir almanın, akıllanmanın ve aydınlanmanın önündeki en büyük engeller olarak terk edilememektedir. Dünyada büyük depremler yaşanmakta; buna rağmen elektrik kesilmemekte, internet kesilmemekte ve insanlar kitlesel biçimde hayatını kaybetmemektedir.

Yine din istismar edilmiştir. İzmir’de yaşanan afetlerde “gavur İzmir” söylemiyle suçlama yapılırken, bu denli büyük felaketlerde “kader planı” söylemine sığınılmıştır. Hiç kimse sorumluluk üstlenmemiştir. Oysa Rusya’da ve Japonya’da yaşanan depremler, Türkiye’de yaşananlardan çok daha büyük olmasına rağmen ne elektrik kesilmekte ne internet çökmekte ne de insanlar kitlesel olarak ölmektedir. Türkiye ise dünya çapında inşaat sektörüyle övünmektedir; ancak övünülen şey mühendislik değildir. Bu iki kavram aynı anlama gelmez. Övünülen, işin ameleliğidir; aklı ve bilimi değil. “Oy vermezseniz yardım gelmez” söylemi açıkça dile getirilmiştir. Sırf farklı bir partiden oldukları için, iktidarın felaket sınavında sınıfta kaldığı bir günde, gazeteciler ve yaşanan acıyı, eksiklikleri ve yanlışları dile getiren kişiler adeta cezalandırılmıştır.

Hatırlayın, diyorum; çünkü unutuluyor. Çünkü depremzedeye “Senin önceki evinde duşakabin mi vardı? Bakanımız büyük bir müjde verdi, buna dua etmezsiniz; zaten hiçbir şeye dua etmezsiniz” diyen bir AKP’li belediye başkanı yeniden aday olup seçilebiliyorsa, burada ya derin bir toplumsal unutkanlık vardır ya da Hatay örneği üzerinden kurulan “oy vermezsen destek de yok” tehdidine maruz kalmak istemeyen geniş bir kitle söz konusudur. Bir kez daha hatırlayalım: Bu dönemde yaptığı yardımlar ve gösterdiği büyük çabayla öne çıkan AHBAP Derneği’ne, Kızılay’a duyulan güvenin azalması ve Haluk Levent’e duyulan güvenin artması nedeniyle bir itibar suikastı olarak başlatılan soruşturmanın benzeri Kızılay ya da diğer kamu kurumları için başlatılmış olsaydı, ortaya nasıl bir tablo çıkardı, düşünmek gerekir.

Bugün adalet sisteminde, bir mafya lideri olan Sedat Peker’e duyulan güvenin Adalet Bakanı’na duyulan güvenden daha fazla olması, yaşanan bu garabetin doğal bir sonucu değil midir? Ve bütün bu hikâyenin sonunda hâlâ çadırlarda yaşayan insanların olduğunu biliyorsunuz, değil mi? Diyelim ki biliyorsunuz; peki bu gerçekten umrunuzda mı? Bütün bunlar yaşanırken sizden yalnızca tek bir şey istendi: Unutmanız. “Bu ülkede en büyük afet, unutkanlıktır.” Unutmayın. Çünkü unutursanız, bir sonraki enkazın altında kalan siz olabilirsiniz.