Av. Cihat Demirbağ Hukuk ve Arabuluculuk Ofisi | İstanbul

Menü

İletişime Geçin

Gündem Haberleri

Av. Cihat Demirbağ Yazar: Av. Cihat Demirbağ

İran Molla Rejimi Holokostu Kendi Halkına Karşı Hitler Holokostuyla Yarışıyor - هولوکاست رژیم ملاها در ایران علیه مردم خود، در حال رقابت با هولوکاست هیتلری است

İRAN MOLLA REJİMİ HOLOKOSTU VS HİTLER HOLOKOSTU

Bu Makaleyi Paylaş

Dünyanın önde gelen uluslararası gazetelerinde yayımlanan haberler, bağımsız insan hakları kuruluşlarının raporları ve sahadan sızan sağlık verileri birlikte değerlendirildiğinde; bugün İran’da yaşananların artık herhangi bir biçimde “güvenlik müdahalesi”, “kamu düzeni tedbiri” ya da “orantısız güç kullanımı” olarak tanımlanamayacağı, aksine devletin merkezî organları tarafından bizzat yönlendirilen, yaygın, sistematik ve süreklilik arz eden bir yok etme operasyonuna dönüştüğü bütün açıklığıyla ortaya çıkmaktadır.

Türkiye ise yanı başında yaşanan bu büyük insanlık trajedisine rağmen, neredeyse hiçbir şey olmamış gibi günlük hayatına devam ediyor. Türkiye’de çok sayıda İranlı vatandaşa hukuki ve insani hizmet verdim. Bu insanların anlattıkları gerçekten tüyler ürpertici. Molla rejiminin uyguladığı zulüm, dünyada benzeri zor bulunan bir vahşet boyutuna ulaşmış durumda. Geçmişte Hitler dönemi ya da siyasal Yahudilere yönelik zulümler hakkında anlatılanları dinlerdik; bugün İran’da yaşananlar, o anlatıları bile aratacak nitelikte.

Bağımsız aktivist ağlarının, sağlık çalışanlarının, mağdur beyanlarının tanıklıkların ve sahadan derlenen verilerin sosyal medya paylaşımlarının mağdurların yayınladığı müdahale görüntülerinin de ortaya koyduğu gerçek şudur: yalnızca 8–9 Ocak tarihleri arasında on binlerce sivil öldürülmüş, bu sürecin hemen ardından ise son iki gün içinde 43.000’den fazla insan katledilmiştir. Bu rakamlar, İran makamlarının resmî açıklamalarıyla elbette doğal olarak çelişmektedir ancak farklı kaynaklardan gelen bilgilerin kesiştiği noktalar dikkate alındığında, karşımızdaki ölüm tablosunun ne münferit olaylarla, ne ani taşkınlıklarla ne de kontrolsüz kolluk müdahaleleriyle açıklanamayacak ölçüde büyük olduğu tartışmadan uzak haldedir.

Burada mesele yalnızca öldürmek değildir; kalıcı biçimde sakat bırakmak da bu politikanın ayrılmaz bir parçası hâline getirilmiştir. On binlerce insan gözlerini kaybetmiş, yüz binlerce kişi gerçek mermiyle, saçmayla ve özellikle hedef gözetilerek kullanılan mühimmatla yaralanmıştır; güvenlik güçlerinin başı, yüzü ve üst gövdeyi hedef aldığına ilişkin güçlü bulgular, kalabalığı dağıtma iddiasını tümüyle boşa çıkarmakta ve bilinçli bir cezalandırma ile sakat bırakma iradesini ortaya koymaktadır. Zira bu insanlar daha sonra halk arasında dolaşırken, “rejime dokunanın hali budur” mesajı, üstü örtülü ancak son derece güçlü bir hatırlatma olarak topluma verilmiş olmaktadır.

Bugün İran’da hastaneler artık tedavi yeri değil; adeta infaz mekânlarıdır. Tedavi altındaki yaralıların öldürüldüğüne, hastane koridorlarında güvenlik güçleri tarafından infazlar yapıldığına ve tıbbi cihazlara bağlı kişilerin ateşli silahlarla vurulduğuna dair çok sayıda görüntü ve tanık anlatımı mevcuttur. Morglardan yansıyan görüntülerde; ağızlarında solunum tüpleri bulunan, kalp izleme elektrotları hâlâ göğüslerinde olan insanların başlarından ya da göğüslerinden vurulduğu görülmektedir. Bu durum, söz konusu kişilerin tıbbi bakım altındayken infaz edildiklerinin açık ve inkâr edilemez kanıtıdır. Çok sayıda doktor ve hemşire, yaralı hastalara güvenlik güçleri tarafından bilinçli biçimde “son vuruş” yapıldığını ifade etmektedir.

Rejim yalnızca insanları öldürmemekte, hakikatin kendisini de sistematik biçimde yok etmektedir. İran’daki gelişmelere ilişkin görsel ve bilgi paylaşan sosyal medya hesaplarının yöneticileri öldürülmüş, kendilerine ulaşılamayan kişilerin aileleri bilinçli olarak tehdit edilmiştir. Yaklaşık 40 gündür ülkede telefon altyapısı fiilen işlevsiz hâle getirilmiş, internet erişimi tamamen kesilmiş, ulaşım ve iletişim kanalları kapatılarak İran adeta dijital ve fiziksel bir tecrit altına alınmıştır. Amaç açıktır: içeride işlenen suçların dış dünyaya sızmasını engellemek. Buna rağmen, farklı ülkelere ait hat ve operatörleri kullanan bazı kişiler aracılığıyla bilgiler sınırlı da olsa dışarıya aktarılabilmektedir. İşte bu nedenle rejim, ülke dışında yaşayan yaklaşık 7 milyon İranlıyı doğrudan bir tehdit olarak görmekte; onları susturmak için içeride kalan anne-babalarını, kardeşlerini ve yakın akrabalarını hedef almaktadır. Ev baskınları, gözaltılar, işkence, tehdit ve infazlarla aileler rehin alınmakta; böylece yalnızca bireyler değil, aile bağları ve toplumsal doku da cezalandırılmaktadır. Bu tablo, karşımızda bilinçli, planlı ve merkezî bir karartma ve sindirme politikası bulunduğunu açıkça göstermekte; uygulanan yöntemler ise uluslararası hukuk bakımından tartışmasız biçimde insanlığa karşı suç niteliği taşımaktadır.

Ülke içinde yakalanan muhalifler yargılanmadan öldürülmektedir. Evlerine baskın yapılmaktadır. Bazı insanlar ailelerinin gözü önünde, yüksek katlı binaların balkonlarından ya da pencerelerinden aşağı atılarak infaz edilmiştir. Sokak ortasında öldürülenler konteyner kamyonlara doldurularak toplu mezarlara gömülmektedir. Daha da vahimi, bazı ailelerden cenazelerini teslim alabilmeleri için vücuttaki kurşun sayısı kadar para talep edilmekte örneğin bir kurşun için 200.000 TL, iki kurşun için 400.000 TL istendiği; ödeme yapılmadığında cenazelerin ailelere teslim edilmediği bir çok evladını kaybeden ailelerce bildirilmektedir. Bu uygulama, modern insan hakları tarihinde nadir görülen değil, neredeyse eşi olmayan bir vahşet biçimidir. Bu denli vahşi bir tepkiyi tetikleyen şey nedir: para hırsı mı, korku mu, güç kaybetme endişesi mi, yoksa dinsel saikler mi? Din, böylesi bir zulme gerçekten cevaz verir mi?

Gençleri ve çocukları öldürülen aileler, çocuklarını dans ederek defnediyor; bu, molla rejimine karşı sessiz ama güçlü bir protesto biçimi. Bu acıyı uzaktan anlamak neredeyse imkânsız.

Bu protestoların çıkış noktası ekonomik çöküş, artan enflasyon ve insanların artık nefes alamaz hâle gelmesidir; ancak rejim, halkın meşru taleplerine tek bir yanıt vermiştir: ölüm. Halkını “kâfir”, “virüs” ve “aşağılık mahlûk” olarak niteleyen bir zihniyetle hareket eden devlet, kendi vatandaşına karşı çoktan sınırı aşmıştır. Tahran’da, Şiraz’da, Meşhed’de ve Rasht’ta milyonlarca insan sokağa çıkmış; devlet buna ateşli silahlarla, ağır mühimmatla ve organize şiddetle karşılık vermiştir. Özellikle Rasht’ta yaşananlar, bu sürecin sembolü hâline gelmiştir: Pazardaki insanlar ateş altına alınmış, kaçan siviller doğrudan hedef alınmış, yangın söndürme ekiplerinin müdahalesi dahi engellenmiş ve binlerce insan kurşunlarla ya da çıkan yangınlarda hayatını kaybetmiştir.

Tüm bu yaşananlara, yeri geldiğinde “terör eylemi” gibi gerekçeler uydurularak meşruiyet kazandırılmaya çalışılmakta; halkına ateş etmeyi reddeden polis ve askerlere rağmen, silahlı yabancı terörist gruplar sokağa sürülerek şehirlerde insan avı başlatılmakta ve korku sistematik biçimde tırmandırılmaktadır. Rejim, kendi askerlerinin halkı öldürmekten imtina ettiğini gördüğü anda, DEAŞ benzeri aşırı dinci grupları sahaya sürmüştür. Arapça sloganlar eşliğinde hareket eden bu silahlı unsurların İran halkına karşı kullanıldığına dair çok sayıda tanıklık bulunmaktadır. Siyasal dinciliğin diğer tüm yönetim biçimlerinden daha yıkıcı olmasının nedeni tam da budur: Şiddetin, ideolojik bir kutsiyetle ve sözde dini bir görev kisvesi altında meşrulaştırılması. Bu tablo sizlere tanıdık geliyor mu? Bu tür terör gruplarının kullanılması, en acımasız eylemlerin dahi ilahi bir örtüyle sunulabildiğini ve siyasal dinciliğin ulaşabileceği en karanlık noktayı gözler önüne sermektedir.

Nitekim 15 Temmuz gecesi Boğaziçi Köprüsü’nde yaşananlar hâlâ hafızalarımızdadır. Arapça konuşan bazı kişilerin, büyük kısmı neyin içinde olduğunu dahi bilmeyen Türk askerlerine saldırdığı; askerlerin halkına ateş etmediği; içine düşürüldükleri operasyonu fark ettiklerinde silah bırakıp emniyet güçlerine teslim oldukları bilinmektedir. Köprüde olayları kışkırtmaya çalışan keskin nişancıların varlığı da daha sonra tespit edilmiştir. Bu tür eylem anlarında ortaya çıkan ayrıntıların kime hizmet ettiğini görebilmek, ancak akılcı, soğukkanlı ve bütüncül bir değerlendirme ile mümkündür.

Bugün İran’da yaşananlar, Hitler döneminde yaşanan Holokost’un birebir aynısı değildir; ancak aynı yok etme aklının, aynı mutlak itaat talebinin ve aynı insanı düşmanlaştıran devlet zihniyetinin çağdaş araçlarla yeniden üretilmiş hâlidir. Holokost yalnızca geçmişte kalmış bir felaket değil; denetimsiz ideolojinin ve sınırsız devlet gücünün nereye varabileceğinin en çıplak ve en öğretici örneğidir. İran’da bugün yaşananlar da, halkın iradesini kırmak amacıyla zulmün zamana yayılmış, sistematik, psikolojik ve fiziksel boyutları olan bir biçimde uygulanmasının sonucudur.

21. yüzyılda, siyasal dinciliğin de Holokost kadar acımasız ve yıkıcı olabileceği gerçeği, İran’da yaşananlarla bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bu artık sıradan bir devlet şiddeti değildir; uluslararası hukuk bakımından katliam, insanlığa karşı suç ve kitlesel baskı kavramlarıyla doğrudan temas eden bir süreçtir. Ve bu nedenle, Türkiye’nin geleceğine de ayna tutan bu tablodan bugün ders çıkarmamak, yarın çok daha ağır bedeller ödemek anlamına gelecektir.

وقتی گزارش‌های منتشرشده در معتبرترین روزنامه‌های بین‌المللی، گزارش‌های نهادهای مستقل حقوق بشری و داده‌های سلامت که از میدان به بیرون درز کرده‌اند کنار هم گذاشته می‌شود، روشن می‌گردد آنچه امروز در ایران جریان دارد دیگر به هیچ‌وجه قابل توصیف به عنوان «مداخله امنیتی»، «تدبیر حفظ نظم عمومی» یا حتی «استفاده نامتناسب از زور» نیست؛ بلکه به عملیاتی برای نابودی تبدیل شده که مستقیماً توسط ارکان مرکزی حکومت هدایت می‌شود، ماهیتی گسترده، نظام‌مند و مستمر دارد و هدف آن شکستن و حذف یک ملت است.

با وجود این فاجعه عظیم انسانی که در همسایگی ما در حال وقوع است، ترکیه تقریباً چنان رفتار می‌کند که گویی هیچ اتفاقی نیفتاده و زندگی روزمره خود را بدون واکنش ادامه می‌دهد. من در ترکیه به شمار زیادی از شهروندان ایرانی خدمات حقوقی و انسانی ارائه داده‌ام. روایت‌هایی که این افراد نقل می‌کنند واقعاً مو بر تن انسان سیخ می‌کند. ظلمی که رژیم ملاها اعمال می‌کند، به سطحی از خشونت رسیده که یافتن نمونه‌ای مشابه برای آن در جهان بسیار دشوار است. پیش‌تر درباره جنایات دوران هیتلر یا آزار و سرکوب یهودیان سیاسی می‌شنیدیم؛ اما آنچه امروز در ایران رخ می‌دهد، حتی آن روایت‌ها را نیز تحت‌الشعاع قرار داده است.

واقعیتی که شبکه‌های مستقل فعالان، کادر درمان، شهادت قربانیان و داده‌های جمع‌آوری‌شده از میدان، همچنین تصاویر منتشرشده از صحنه‌های مداخله، به روشنی نشان می‌دهد این است که تنها در روزهای ۸ و ۹ ژانویه ده‌ها هزار غیرنظامی کشته شده‌اند و بلافاصله پس از آن، طی دو روز بعد، بیش از ۴۳ هزار نفر دیگر جان خود را از دست داده‌اند. این ارقام طبیعتاً با بیانیه‌های رسمی حکومت ایران در تضاد است؛ اما هنگامی که نقاط مشترک اطلاعات دریافتی از منابع مختلف در نظر گرفته می‌شود، آشکار می‌گردد که با تابلویی از مرگ روبه‌رو هستیم که نه می‌توان آن را به حوادث پراکنده نسبت داد، نه به انفجارهای مقطعی خشم و نه به مداخلات کنترل‌نشده نیروهای انتظامی.

در اینجا مسئله صرفاً کشتن نیست؛ بلکه معلول‌سازی دائمی نیز به بخش جدایی‌ناپذیر این سیاست تبدیل شده است. ده‌ها هزار نفر بینایی خود را از دست داده‌اند، صدها هزار نفر با گلوله واقعی، ساچمه و مهماتی که به‌طور هدفمند به کار رفته مجروح شده‌اند. شواهد قوی نشان می‌دهد نیروهای امنیتی به‌طور خاص سر، صورت و بالاتنه افراد را هدف قرار داده‌اند؛ امری که ادعای «متفرق‌سازی جمعیت» را به‌کلی بی‌اعتبار می‌کند و اراده آگاهانه برای مجازات و ناقص‌سازی را آشکار می‌سازد. این افراد پس از آن، با بدن‌های زخمی و چهره‌های آسیب‌دیده در میان جامعه ظاهر می‌شوند و بی‌آنکه کلامی گفته شود، پیام روشنی منتقل می‌شود: «سرنوشت کسی که به رژیم دست بزند همین است.»

امروز در ایران، بیمارستان‌ها دیگر محل درمان نیستند؛ بلکه عملاً به مکان‌های اعدام تبدیل شده‌اند. تصاویر و شهادت‌های فراوانی وجود دارد که نشان می‌دهد مجروحان تحت درمان به قتل رسیده‌اند، در راهروهای بیمارستان توسط نیروهای امنیتی اعدام شده‌اند و افرادی که به دستگاه‌های پزشکی متصل بوده‌اند با سلاح گرم هدف قرار گرفته‌اند. در تصاویری که از سردخانه‌ها منتشر شده، افرادی دیده می‌شوند که لوله تنفسی هنوز در دهانشان است، الکترودهای پایش قلب همچنان بر سینه‌شان قرار دارد و با این حال از ناحیه سر یا قفسه سینه مورد اصابت گلوله قرار گرفته‌اند. این تصاویر، به‌طور غیرقابل انکار نشان می‌دهد که این افراد در حالی که تحت مراقبت پزشکی بوده‌اند اعدام شده‌اند. شمار زیادی از پزشکان و پرستاران شهادت داده‌اند که نیروهای امنیتی عمداً «ضربه نهایی» را به بیماران زخمی وارد کرده‌اند.

رژیم تنها انسان‌ها را نمی‌کشد؛ بلکه حقیقت را نیز به‌طور نظام‌مند نابود می‌کند. مدیران حساب‌های شبکه‌های اجتماعی که تصاویر و اطلاعات مربوط به وقایع ایران را منتشر می‌کردند کشته شده‌اند و خانواده‌های افرادی که ناپدید شده‌اند به‌طور آگاهانه تهدید شده‌اند. نزدیک به چهل روز است که زیرساخت‌های تلفن در کشور عملاً از کار افتاده، اینترنت به‌طور کامل قطع شده و مسیرهای ارتباطی و حمل‌ونقل بسته شده است؛ به‌گونه‌ای که ایران به یک قرنطینه دیجیتال و فیزیکی فرو رفته است. هدف روشن است: جلوگیری از خروج اطلاعات مربوط به جنایاتی که در داخل کشور رخ می‌دهد. با این حال، از طریق برخی افراد که از خطوط و اپراتورهای خارجی استفاده می‌کنند، اطلاعات به‌صورت محدود به بیرون درز می‌کند. دقیقاً به همین دلیل، رژیم حدود هفت میلیون ایرانی خارج از کشور را تهدیدی مستقیم تلقی می‌کند و برای خاموش‌کردن آنان، والدین، خواهران، برادران و بستگان نزدیکشان را در داخل کشور هدف قرار می‌دهد. یورش به منازل، بازداشت، شکنجه، تهدید و اعدام، خانواده‌ها را به گروگان می‌گیرد و نه‌تنها افراد، بلکه پیوندهای خانوادگی و بافت اجتماعی را مجازات می‌کند. این تصویر به‌روشنی نشان می‌دهد که با سیاستی آگاهانه، برنامه‌ریزی‌شده و متمرکز برای خاموش‌سازی و ارعاب مواجه هستیم؛ سیاستی که از منظر حقوق بین‌الملل، بدون تردید مصداق جنایت علیه بشریت است.

مخالفانی که در داخل کشور دستگیر می‌شوند، بدون محاکمه کشته می‌شوند. به خانه‌هایشان یورش برده می‌شود. برخی افراد در برابر چشمان خانواده‌هایشان از بالکن یا پنجره ساختمان‌های بلند به پایین پرتاب شده و اعدام شده‌اند. کسانی که در خیابان کشته می‌شوند، در کامیون‌های کانتینری ریخته شده و در گورهای دسته‌جمعی دفن می‌گردند. فاجعه‌بارتر آن‌که به برخی خانواده‌ها برای تحویل پیکر عزیزانشان، به ازای هر گلوله مبلغی پول مطالبه می‌شود؛ برای مثال ۲۰۰ هزار لیر برای یک گلوله و ۴۰۰ هزار لیر برای دو گلوله. در صورت عدم پرداخت، جسد تحویل داده نمی‌شود. این موارد توسط خانواده‌های بسیاری که فرزندان خود را از دست داده‌اند گزارش شده است. چنین رفتاری در تاریخ مدرن حقوق بشر نه صرفاً نادر، بلکه تقریباً بی‌سابقه است. چه چیزی چنین واکنش وحشیانه‌ای را برمی‌انگیزد؟ طمع مالی؟ ترس؟ نگرانی از دست دادن قدرت؟ یا انگیزه‌های دینی؟ آیا دین واقعاً می‌تواند مجوز چنین ظلمی باشد؟

خانواده‌هایی که فرزندان و جوانانشان کشته شده‌اند، آنان را با رقص به خاک می‌سپارند؛ این شکلی از اعتراض خاموش اما عمیقاً معنادار علیه رژیم ملاهاست. درک این درد از فاصله‌ای دور تقریباً ناممکن است.

خاستگاه این اعتراضات فروپاشی اقتصادی، تورم افسارگسیخته و ناتوانی مردم از ادامه زندگی است؛ اما رژیم تنها یک پاسخ به مطالبات مشروع مردم داده است: مرگ. دولتی که شهروندان خود را «کافر»، «ویروس» و «موجودات پست» می‌نامد، مدت‌هاست از هر مرز انسانی عبور کرده است. در تهران، شیراز، مشهد و رشت، میلیون‌ها نفر به خیابان‌ها آمدند و دولت با سلاح گرم، مهمات سنگین و خشونتی سازمان‌یافته پاسخ داد. آنچه در رشت رخ داد، به نماد این روند تبدیل شد: مردم در بازار زیر آتش قرار گرفتند، غیرنظامیانی که در حال فرار بودند مستقیماً هدف قرار گرفتند، حتی مداخله نیروهای آتش‌نشانی نیز متوقف شد و هزاران نفر یا با گلوله یا در آتش‌سوزی‌ها جان باختند.

تمام این وقایع، گاه با بهانه‌هایی نظیر «اقدام تروریستی» مشروع جلوه داده می‌شود. در حالی که بخشی از پلیس و ارتش از شلیک به مردم خودداری کرده‌اند، رژیم با به‌کارگیری گروه‌های تروریستی مسلح خارجی، شهرها را به میدان شکار انسان تبدیل کرده و ترس را به‌طور سیستماتیک تشدید کرده است. هنگامی که رژیم مشاهده کرد نیروهای خودش از کشتن مردم امتناع می‌کنند، گروه‌هایی شبیه داعش را به صحنه آورد. شهادت‌های فراوانی وجود دارد که این عناصر مسلح، با شعارهای عربی، علیه مردم ایران به کار گرفته شده‌اند. ویرانگر بودن سیاسی‌گری دینی نسبت به سایر اشکال حکومت دقیقاً از همین‌جا ناشی می‌شود: مشروعیت‌بخشی به خشونت با پوششی مقدس و به نام وظیفه دینی. آیا این تصویر برای شما آشنا نیست؟

رویدادهای شب ۱۵ ژوئیه بر روی پل بسفر هنوز در حافظه ما زنده است. حمله برخی افراد عرب‌زبان به سربازان ترک که بسیاری از آنان حتی نمی‌دانستند در چه عملیاتی گرفتار شده‌اند؛ سربازانی که به مردم خود شلیک نکردند و زمانی که واقعیت را دریافتند، سلاح بر زمین گذاشته و تسلیم شدند. بعدها وجود تک‌تیراندازانی که در پی تحریک حوادث بودند نیز مشخص شد. درک اینکه چنین جزئیاتی در نهایت به سود چه کسانی است، تنها با نگاهی عقلانی، خونسرد و جامع ممکن می‌شود.

آنچه امروز در ایران رخ می‌دهد، عیناً همان هولوکاست دوران هیتلر نیست؛ اما بازتولید همان منطق نابودسازی، همان مطالبه اطاعت مطلق و همان ذهنیت دولتیِ انسان‌ستیز است که این بار با ابزارهای معاصر به کار گرفته شده است. هولوکاست صرفاً فاجعه‌ای متعلق به گذشته نیست؛ بلکه روشن‌ترین و آموزنده‌ترین نمونه از این است که ایدئولوژی مهار نشده و قدرت نامحدود دولت به کجا می‌تواند منتهی شود. آنچه امروز در ایران شاهد آن هستیم نیز نتیجه اجرای ظلمی زمان‌مند، نظام‌مند و دارای ابعاد روانی و فیزیکی برای درهم شکستن اراده مردم است.

در قرن بیست‌ویکم، واقعیت این‌که سیاسی‌گری دینی می‌تواند به اندازه هولوکاست بی‌رحم و ویرانگر باشد، بار دیگر با آنچه در ایران می‌گذرد آشکار شده است. این دیگر خشونت عادی دولتی نیست؛ بلکه فرآیندی است که مستقیماً با مفاهیم کشتار، جنایت علیه بشریت و سرکوب گسترده در حقوق بین‌الملل تماس دارد. و دقیقاً به همین دلیل است که نادیده‌گرفتن این تصویر، که آیینه‌ای از آینده ترکیه نیز هست، به معنای پرداخت هزینه‌های بسیار سنگین‌تر در فرداست.