Bir Eşiğin Aşıldığı Tarihi Bir Gün
3 Ocak 2026’da ABD Başkanı Trump, Venezuela lideri Nicolás Maduro’nun (ve eşinin) ABD kuvvetlerince Caracas’ta yakalanıp ülke dışına çıkarıldığını ve ABD’de yargılanacağını duyurdu. Seçilmiş bir devlet başkanının, başka bir ülke tarafından fiilen yakalanarak kendi toprakları dışına çıkarılması ve orada yargılanması, modern uluslararası hukuk açısından olağanüstü ağır bir eşiğin aşılması olarak tarihe geçecek bir olaydır. Bu durum, tekil bir aktöre ya da rejime ilişkin bir olay değildir; doğrudan doğruya küresel hukuk düzeninin sınırlarını zorlayan bir kırılmadır.
Buradaki asıl tehlike şudur: Eğer bu model normalleşirse, “seçilmişlik” ilkesi küresel ölçekte koşullu bir statüye dönüşür. Yani seçilmişsin; ama yalnızca güçlülerin çizdiği sınırları aşmadığın sürece seçildin anlamına gelir. Bugün “kötü” diye kodlanan bir figür için uluslararası hukuku yok sayarak kullanılan bu yöntem, yarın kimin için devreye sokulacağı belli olmayan bir emsal üretir.
Bu nedenle bu olay ne “adaletin zaferi” olarak alkışlanmalıdır ne de tamamen yok sayılmalıdır. Bunu alkışlayanlar, gücün hukuku nasıl eğip bükebildiğini görmezden gelir; yok sayanlar ise ortaya çıkan emsal tehlikesine karşı başını kuma gömen devekuşundan hiçbir farkıkalmaz. Oysa tarih bize defalarca aynı şeyi öğretmiştir: Hukuk zayıfladığında, adalet kaybolduğunda, ortaya çıkan boşluğu her zaman bir güç doldurur. O güç ise hiçbir zaman tarafsız ve merhametli değildir.
Yeni Dünya Düzeninde Bir Eşiğin Aşıldığı Tarihi Bir Gün
Bir devletin, başka bir devletin topraklarında, o devletin açık rızası olmaksızın güç kullanarak operasyon yapması, kural olarak uluslararası hukuka tam olarak aykırı bir durumdur, devletlerin uluslararası ilişkilerinde kuvvet tehdidinden veya kuvvet kullanımından kaçınmasını gerekir. Bunu “meşru müdafaa” olarak gerekçelendirmek isteyenler açısından ise silahlı saldırı eşiği, zorunluluk ve orantılılık kriterleri ile uluslararası bildirim yükümlülükleri gibi son derece sıkı şartlar söz konusudur. Gerekli uluslararası bildirimler örneğin BM Güvenlik Konseyi’ne bildirim yapıldıktan sonra oluşan müzakerelerle çözülmesi gerekirdi. Sadece suçlama iddiası ile bu kapıyı kendiliğinden açmaz. Aksi hâlde her güçlü devlet, hoşlanmadığı bir yönetici için benzer bir yolu meşru ilan edebilir.Seçilmiş de olsanız birinin canını sıkarsanız sizi yurdunuzdan cımbızla alır gibi alıp götürüverirler. Oysa tüm bunların Uluslararası bildirimler ışığında BM Güvenlik Konseyi nezdinde yürütülmesi, meşruiyetin tek yoludur.
Devlet Başkanı Dokunulmazlığı ve Yargı Yetkisi
Görevdeki devlet başkanlarının ve benzeri üst düzey temsilcilerin yabancı devlet mahkemelerinde ceza yargılamasına karşı sahip olduğu dokunulmazlık ve o dokunulmazlığın çerçevesi, uluslararası hukukun yerleşik içtihatlarında gayet nettir. Bu sınır sırf, suç isnad edilerek, kendiliğinden ortadan kalkmaz. İstisnalar vardır; ancak bunlar genellikle uluslararası ceza mahkemeleri, devletin açık rızası ya da yeni seçilmişlerin bağışıklıktan feragat gibi dar ve istisnai süreçlerinde tartışılabilir. Yine o şahsın özel olarak kişisel olarak suç işlediği düşünülüyorsa ülkesine resmi bir yazı yazılır, kişinin yargılanması talep edilir. Halk da gereğini yapmazsa çeşitli ambargo vb gibi devlet olmaya yaraşır tutumlarla bu kişinin dokunulmazlık kalkanı halkının iradesi ile kaldırılır. Oysa şimdi Trump, petrol rezervleri olan bir ülkede ülkenin başkentinde devlet başkanına cımbızla müdahale eder ve onu ülkesinden alıp Amerika'ya götürüp yargılarsa bu adeta bir ilhak etmedir. Görünüşte bu karizmatik davranış altında medenileşmemiş orta çağ zihniyetini ve kabile devletlerinin güç savaşlarını andıran ve uluslararası hukukta kabul görmeyen sadece bir irticai bir davranış olarak şekil alır. Artık mesele adaletten çok uluslararası güç hiyerarşisine dönüşür. Bu yöntem alkışlarla meşrulaştırılırsa, seçilmişlik bile küresel düzlemde fiilen ancak ve ancak uluslar arası güç dengesinin belirlediği koşullu bir ayrıcalık olmaktan öteye gitmez. Egemenlik rafa kalkmış olur. Hukuk, “kim iyi kim kötü” tartışmasından bağımsız olarak usul ve sınır işidir; sınırlar eridiğinde geriye adalet değil, güç sahiplerinin keyfiliği kalır.
Emsal Tehlikesi
Şu ayrımı kaçırmamak gerekir: İnsanlığa karşı suçlar, savaş suçları veya büyük ölçekli yolsuzluklar gibi ağır iddialar için hesap verilebilirlik ihtiyacı bir gerçektir ancak hesap verilebilirlik, kuralsız bir ava dönüştüğünde uzun vadede o hesap vermekten kaçanlar değil en çok onların destekçileri zarar görür. Bu her zaman böyle olmuştur. Şayet bu olay “adaletin zaferi” gibi süslenerek sunulursa, uluslararası hukuk açısından bedeli ağır olur: Kuvvet kullanma yasağı aşınır, devlet başkanı dokunulmazlığı fiilen baypas edilir, egemen eşitlik ilkesi seçici biçimde uygulanır. Ortaya çıkan dünya düzeni daha güvenli değil, daha öngörülemez ve daha sert olur. Bir kişinin suçlu olup olmaması, hangi usulle yakalanabileceği sorusundan hukuken bağımsızdır. Aksi hâlde suç isnadı, hukuk dışı her yöntemin anahtarı hâline gelir. Meşru müdafaa, ‘tehlike ihtimali’ne değil, fiilî ve devam eden silahlı saldırıya dayanır. Aksi bir yorum, her uluslararası iddianameyi bir askerî operasyona dönüştürme hakkını verir.
Hukuku İhlal Etmenin Uzun Vadeli Bedeli
Hukuku yalnızca sevdiklerimiz için savunup, sevmediklerimiz söz konusu olduğunda sessiz kaldığımız gün, artık hukuk değil taraf tutmuş güç kalır. Bu durum Türkiye’de de yaşandı. Bugün Türkiye’de birçok kişi, siyasi iktidar ve yöneticileri için benzer “hesap verme” dileklerini dile getiriyor. Bunun nedeni de hukuk devletinden uzaklaşmanın yarattığı derin güvensizliktir. Hukuk dışı yöntemler, kısa vadede ‘hesap soruluyor’ hissi yaratır; uzun vadede ise hesap sorulamaz bir iktidar alanı üretir. Nitekim Türkiye'de Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımayan yerel mahkemelerin ortaya çıkması, adalet Bakanını ve Cumhurbaşkanının bile bu durumu desteklemesi, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmaması, seçilmiş belediye başkanlarını hemen hemen trump'ın Maduro'ya yaptığı yöntemlerle tutuklayıp bunca zamandır yargılamalarını sürüncemede bırakarak onlarca belediye başkanını tutukluluk hallerinin hüküm giymiş gibi uygulanması, Trump'ın yaptığına benzer bir durumun Türkiye'de yaşanmış olmasıdır. Bu nedenle Trump'un bu hukuk dışı davranışını eleştirme hakkı en son AKP'ye verilebilir. Ki AKP'de bunu eleştirmek yerine, bunun ülkemizde olmasını isteyecek kişiler var tarzında hamaset çerçevesinde değerlendirecektir ki öyle de oldu. Oysa Erdoğan veya Trump gibi liderlerin gerek özel hayatına ilişkin meselelerde gerek iktidarlarıını muhafaza etmek için gerekse görev veya özel yaşamlarındaki durumlar nedeniyle olası yargılanma ihtimallerini baskılamak için sergiledikleri, karizmayı hukukun önüne koyan bu tür siyasal davranış biçimleri, bir yandan cahil kitleler nezdinde güç ve cazibe üretirken, diğer yandan aklıselim devlet mekanizmaları açısından ciddi bir hukuki, askerî ve istihbarî milli güvenlik tehditleri oluşturuyor. İster iç hukuku ister uluslararası hukuku açıkça ihlal eden bu tür “güç gösterileri”, kısa vadede alkış toplasa da uzun vadeli acı bir bedeli de içinde gizler. Halk ilk fırsatta hep hesabını sorar. Kaldı ki bu olay Türkiye'de olsa Erdoğan'ın hamaset ile yaptığı bunun ülkemizde olmasını isteyecek kişiler var tarzındaki yorumu da doğru değildir. Zira Atatürkçü hiç bir asker her şeyden önce ülkenin onurunu düşünerek asla ABD ile bu tür bir iş birliği içine girmeyeceği gibi kendilerine açıkça düşmanlık eden AKP'lileri bile ABD'nin bu tarz bir eyleminden koruyacaktır. Ordudan çaktırmadan ihraç edilen bu gerçek askerler, Mustafa Kemalin Askerleriyiz diyen genç teğmenler ABD'ye papuç bırakmazdı. Bırakmazlar. Ben Türk siyasi tarihine bakınca hep siyasal islamcıların bu birlikteliklere açık olduğunu görüyor ve ordu içindeki dinci ve siyasal çizgileri aşikar askerlerin Erdoğan için asıl tehdit olduğunu düşünüyorum. ABD'nin Türkiye'yi ilhak edeceği bir senaryoyu ancak ve ancak siyasal islamcılar dileyebilir.
İlk Soru; “Hak Etti mi?” Değil, “Bu Yöntem Kabul Edilebilir mi?” Olmalıdır
Uluslararası hukuk, güçlülerin elinde esneyen bir araç hâline gelirse, artık kimse için bağlayıcı olmaz. Geriye yalnızca kimin gücü varsa onun diktası kalır. Bu nedenle şahitlik ettiğimiz bu tarihi olayda esas mesele Maduro bunu “hak etti mi etmedi mi” tartışması değildir, “bu yöntem kabul edilebilir mi” sorusu daha hayati önemdedir. Zira kısa vadeli bir “haklılık” hissi, uzun vadeli bir hukuki yıkımı şimdiik perdeleyebilir. Ama tarih şunu gösterdi ki hukukun sınırları bir kez aşıldığında, o sınırların kime karşı yeniden kurulacağına artık hukuk değil güç sahipleri karar verir. Oysa hukuk, iyileri ödüllendirmek, salt olarak kötüleri cezalandırmak için değil; kötülere rağmen herkese karşı belirli olan bir hukuk çerçevesi içinde ayakta kalmak için vardır.
Özetle; Bir kişinin suçlu olup olmaması ayrı bir konudur; Bir devletin başka bir devletin başkentinde güç kullanarak seçilmiş lideri alıp götürmesi ise ayrı bir konudur : ilki cezayı, ikincisi egemenliği yok eden bir güç düzenini belirler.